| ||||||||||
HABER ARA
EN ÇOK OKUNANLAR |
Cinsel Baskı
Her çağda ve her toplumda değişik biçimler de almış olsa, toplumların cinsel yaşamları, benimsenilen bazı ahlak kurallarına bağlı kalınarak ya da onlardan baskılanılarak düzenlenmiştir. Bu ahlak kuralları ise, toplumda bireyler üzerinde bir baskı yapılması sonucunu getirmektedir. Cinsel baskı sadece yetişkinlere yönelmemekte, çocukluktan başlayarak insanları hedef almaktadır. Çocuğun üreme organlarına dokunmasının çok normal olduğu yaşlar vardır. Bu durumu Freud çocuğun ilk cinsel davranışlarından bir tanesi olarak yorumlarken, bazı bilim adamları çocuğun bu davranışının esas olarak meraktan, karıştırma, oynama isteğinden ileri geldiğini savunmaktalar. Hangisi doğru olursa olsun, çocuğun bu ve buna benzer davranışlarına büyüklerin göstereceği olumsuz tepki, cinsellikle ilgili bir yasağı ifade ediyor olacaktır. Çok küçükken çocuklar sadece cinsel organlarına değil, vücutlarının bütün parçalarına karşı ilgi duyar, bilgi edinme isteği gösterirler. Çocuğun kendi fizik varlığının bilincine ereceği bu davranışta utanılacak, aşağılanacak ve yasak edilecek bir yan yoktur. Çocuk çoğu zaman üreme organlarıyla oynuyorsa, ellerini bağlamakla ya da çocuğun nedenini anlayamayacağı korkutucu tehditlerle ona engel olunmaya çalışılır. Bu türden yasaklamalarla çocuklarda “iğdiş edilme kompleksi”nin yaratıldığı sıkça gözlemlenilmektedir. Yetişkinliğe doğru adım atmakta olan gençlerde ise cinsel baskı evlilik öncesi zorunlu cinsel perhiz olarak kendini göstermektedir. Ataerkil ilkel topluluklarda sünnet ve cinsel sakatlama ayinlerinin varlığı bilinmektedir. Oğlanlarda cinsel organın ucundaki deri uzantısının, kızlardaysa klitoris organının kesilip alınmasına,Mısır, Habeşistan, Sudan, Fildişi Sahili halklarında, Batı. Afrika’daki bazı zenci kabilelerde, Susular, Bambuklar, Mandingler ve birçok kabilelerde rastlanmaktadır. Klitorisin kesilmesi genç kızların “havailiklerine” belli bir sınır çekmektedir. Amaç, “cinsel enerji”nin toplandığı en duyarlı noktanın kesilip alınmasıdır. Böylece genç kızın tensel haz düşkünlüğü önlenmiş olmaktadır. Araştırmacılar ataerkil Somali topluluklarında dişilik organının dikilerek ya da başka yollarla kapatılarak evleninceye kadar cinsel ilişkide bulunmasının önlendiğini, insan türüne özgü cinsel etkinlikten nasıl acımasız yöntemlerle uzak tutulduğunu anlatmaktadırlar. Bu toplumlarda ölüm durumu bile bu baskıların bir şeklini oluşturmakta; ölen koca, karısının cinsel yaşamına korkunç yasaklar koyarak göçmektedir. Yeniden özgürlüğe kavuşabilmesi için, kadının, çekeceği acılarla adamı sevdiğini, onun birtakım kötü büyülere kurban gitmediğini kanıtlaması gerekmektedir. Oysa Polinezya gibi ataerkil ilkeye göre örgütlenmemiş toplumlarda bu türden gelenek ve adetlere rastlanmamıştır. Anaerkil düzenden ataerkil düzene geçişte yetki kadından erkeğe geçer, özgür cinsel faaliyet yerini evliliğe bırakır, cinsel faaliyeti destekleyen ya da hoşgören bir tutumun yerini genel olarak cinselliğe kuşkuyla bakan sınırlayıcı bir tutum alır. Evlilik öncesi cinsel ilişkilerin yerini de bekarlık süresince zorunlu cinsel perhiz alır. Evlilik öncesi cinsel ilişkilere konulan yasak günümüzde bazı eski ilkel topluluklarda olduğu gibi şiddetli cezaları içermese bile, insanları etkilemeye devam etmekte, evli olmayan kişiler ve özellikle gençler arasında cinsel ilişkiler, çoğu toplumda en azından kınanan bir davranış olma özelliğini sürdürmektedir. Evlilik öncesi cinsel ilişkinin yasaklanmasının doğal sonucu mastürbasyona başvurulmasıdır. Ancak dinsel ve katı ahlaki değerlere bağlı kesimlerde bu da cinsel baskıya hedef olmaktadır. Mastürbasyon yaparken yakalanan ve azarlanan çocuklar genellikle cinsel yaşamlarında suçluluk duygusundan sıyrılamamakta, yakalanmasa bile bir utanç duygusu duymaktadır. Evlilik öncesi ilişkiyi yasaklayan tutum hemen her zaman tekeşliliğin desteklenmesiyle birlikte yürümüştür. Freud ve bazı yazarlara göre, bireylerin cinsel haz ve doyum olanaklarının sınırlanması,* ertelenmesi ve bastırılması, onların kişiliklerinin de tekeşliliğe hazırlanması demektir. Bunu doğrulayan bazı veriler de var gibi görünmektedir. Moskova’da yapılan bir anket, ilk cinsel ilişkilerin kurulduğu yaşla eşine bağlı kalma arasında sıkı bir ilişkinin bulunduğunu ortaya koymaktadır. İlk cinsel ilişkilerini 21 yaşından sonra kuranların yalnızca yüzde 17’si eşlerine bağlı kalmamışlardır. Bu oran, ilk cinsel ilişkilerini 17-21 yaş arasında kuranlarda yüzde 48′e, cinsel ilişkiye 17 yaşından Snce başlayanlarda ise yüzde 61′e yükselmektedir. Ne var ki, bu sonuçlar değişmez bir ilişkiden çok, toplumsal ve kültürel bir olguya işaret etmektedirler:- ilk ilişkilerini 21 yaşından sonra kuranlar genellikle tutucu bir eğitim almış olanlardır. Bu kişilerin evlilik dışı ilişkiyi ayıp olarak görmeleri, sadakatsizliği mahkûm etmeleri normaldir. Reich’a göre, sadakatsizliğin ve sürekli yeni serüvenler ve yeni işler peşinde koşmanın asıl nedeni erken yaşta cinsel faaliyete başlamak değil, bir türlü doyurucu bir ilişki kuramamaktır. Bunun kültür tarihindeki en büyük örneği, Don Juan’dır. Evlilik öncesi ilişki yasağı ve tekeşli evliliğin korunması yolundaki baskılar daha çok kadına uygulanmaktadır. Hıristiyanlığa göre kadın ayıplıdır, kabahatlidir. İlk günahın kışkırtıcısı, asıl faili odur-Bu nedenle, kilise evliliği “gerekli bir kötülük” olarak görür. Yapılacak tek şey bunu hoşgörmek ve kutsamak, kilise denetimi altında uygulamaktır. Tevrattaki “On Emir” tümüyle erkeğe seslenir. Erkeğin, komşusunun karısına, erkek ve kız hizmetçilerine, öküzüne, eşeğine, komşusunun malı olan her şeye göz koymasını yasaklar. Görüldüğü gibi, kadın erkeğin mülkünün bir parçası olarak kabul edilmiştir. Eski Yunan’da hatip Demostenes Atina’da bir duruşmada şöyle söyler; “eğlencemiz için sosyete fahişeleri, günlük ihtiyaçlarımız için de metreslerimiz var. Karılarımızın görevi ise çocuk doğurmak ve sadakatle ev işlerini görmektir.” Ortaçağda fahişelere bağımsızlık ve ayrıcalıklar tanınmışken, evli bir kadın için çocuk düşürmenin cezası ölümdü. Kadının kocasını aldatması ağır ceza görürdü. Bazı toplumlarda kocasını aldatan kadın ölüm cezasına çarptırılırdı. Oysa erkeğin karısını aldatması hemen hemen her çağda ve toplumda hoş görüyle karşılanan bir olay olmuştur. Çoğu toplumlarda kadının, cinsel güdülerini doyurmak için evlenmekten başka çıkar yolu yoktur. Kadın hem hayatını maddi olarak sürdürebilmek, hem de cinsel güdülerini doyurmak için evlenmek zorundadır. Yeni yaşam artan ve karmaşıklaşan gereksinimleriyle evliliği güçleştirirken, kadın bir yandan toplumun uyguladığı cinsel baskıların etkisinde kalmakta, bir yandan da ona çözüm olacak evliliğin güçleşmesinin baskısı atında ezilmekte, bu da bunalımlara kaynaklık etmektedir. Bu durumdan kurtulmayı başarmış gibi görünen çağımızın kadını ise aslında» yasal olmayan evlilikte bile, kendim zincirSımiş hissetmeye devam etmekte, “eski” erkeğin hâlâ varlığını sürdüren egemenlik anlayışı zincirlerin sağlamlığını pekiştiren yeni manevi baskılar yaratmadadır. Geçmiş çağlardaki yoğunlukta olmasa bile günümüz toplumlarında da cinsel baskı varlığını sürdürüyor. Bu baskıdan en olumsuz şekilde etkilenenler sadece henüz evlenmemiş gençler değil. Özellikle kadınların evlilik kurumu içinde bile bu baskıdan belli yoğunlukta nasiplerini aldıklarını belirttik. Ancak cinsel baskıya maruz kalanlardan daha saymadıklarımız ve ilk elde akla gelmeyenler var: Mahkûmlar, akıl hastalan, henüz cinsel gücünü yitirmemiş yaşlılar, eşcinseller, sakatlar bunlardan bazıları. Herhangi bir suçtan hüküm giymiş mahkumlar, birçok toplumsal etkinliğe katılmaktan, dışarıyla birlikte yaşamaktan alıkonuldukları gibi, cinsel ilişkiden de yoksun bırakılmaktalar. Üstelik cinsel özgürlüğü kısıtlanan sadece mahkumlar değildir; aynı zamanda dışarıda kalan eşleri de aynı cezaya çarptırılmış olmaktadır. Bu baskı, sonuç olarak, mahkumiyet süresi ne olursa olsun, kurulmuş birlikteliklerin yıkılmasına da neden olmaktadır. Bu baskının yarattığı bir diğer sonuç da karşı cinsle ilişkinin yasaklanmasıyla hapishanelerde eşcinselliğin etkinlik kazanmasıdır. Meksika, Kanada, ABD’nin Kaliforniya, Missisipi eyaletleri ve Batı Avrupa ülkelerinde mahkumlar üzerindeki bu cinsel baskıyı bir ölçüde hafifletecek bazı uygulamalar görülmektedir. Örneğin iyi hali görülen mahkumların belli sürlerle bir geceliğine dışarı çıkarılması, eşiyle cinsel faaliyetini sürdürebilmesi için yer ayrılması vb. sağlanmaktadır. Ancak bu tür hoşgörüyü gösteren ülke sayısı bugün çok azdır. Cinsel baskı altında kalan bir diğer toplum kesimi ise akıl hastaları, uzun bir süre hastanede yatma durumunda olan hastalar, sakatlardır. Tedavi edilmek amacıyla da olsa belli bir mekana bağlı bulunma durumu, bu tür kişelerin cinsel faaliyetlerini sürdürmelerine kısıtlamalar getirmektedir. Hastanın sözkonusu gereksinimi, hastayla uğraşan personelin çoğu kez akıllarına bile gelmeyebilmektedir. Yaşlanmış olmakla birlikte cinsel aktivitelerini koruyabilenlere karşı da toplum hoşgörüsüzdür. Bu gibi kişilerin cinsel gereksinmelerini karşılama talepleri genellikle alayla, öfkeyle karşılanmakta,ömeğin belli bir yaştan sonra evlenmek isteyen babalara ilk tepti kendi çocuklarından gelmektedir. Bugün ortada olan bir gerçek varsa o da şudur; cinsel ilişkiler ortak duygulan dayanan ahlaki ilkelerin denetimi altındadır. Ancak cinsel içgüdünün yerine hiç bir şey ikame edilemez. Sağlıklı kadın ya da erkek bundan bütünüyle yoksun bırakılırsa, bu doğa yasalarına yapılmış bir saldırıdır. Bu saldırı insanlık dengelerini alt üst eder, mutsuz insanlar topluluğu yaratır. Bu haber 497 defa okunmuştur.
|
GALERİ
|
||||||||
|
Copyright©KadincaNet.Net Net All Rights Reserved 2005-2009 Altyapı: MyDesign Haber Sistemi |
||||||||||